Yeni eğitim öğretim yılı başlıyor. Okula giden ve gitmeyen herkese hayırlı olsun! Okulların açılması kadar toplumu hareketlendiren az olay gördüm bu yaşıma kadar. Alışveriş heyecanı, nasıl getirip götüreceğim telaşı, okuldan çıkınca evde nasıl kalacak gerginliği… Bu yazdığım şeyler beni taa Ankara’dan Nazilli’ye getirdi yıllar önce.
Çoğumuz için okula çocuk göndermek heyecan dolu bir olaydır. Mutlu oluruz, çocuğumuzla birlikte biz de gelişiriz ama çalışıp da çocuğuyla ilgilenecek bir yakını olmayanlar için okul hayatı başka zorlukları da getirir. Çocuğumuz küçükken tam gün baktıracak şekilde kendimizi ayarlarız yani kreş, bakıcı gibi faktörler hayatımıza girer. Tabi bu kişiler çocuğuna bakacak kimsesi olmayanlar. Allahtan Türk milleti, çocuğu evlense de çalışsa da ölene kadar evlatlarıyla yakından ilgileniyor da mutlaka aileden biri torunlarına bakmak için kendi hayatından fedakârlık ediyor. Bizim gibi ailelerinden uzakta olan ya da bakamayacak durumda olanlarda Allaha sığınıp, hiç tanımadığımız kişilere canımızdan çok sevdiğimiz çocuklarımızı emanet ediyoruz. Çocuklar ilköğretime başlayacak olunca kreş, anaokulu veya bakan kişi devreden çıkarılıyor doğal olarak. Daha önce tam gün çocuğumuzla ilgilenecek kişiler varken, okula başlayınca yarım gün ortada kalıyor. Çocuk okuldan eve gelecek, yalnız kalacak, varsa soba yakacak, yakamazsa soğuktan titreyecek. Bunlar çalışma arkadaşlarımdan daha yaşamadan duyduğum olaylardı. Bu yüzden Ankara’dan Nazilli’ye 1991 senesinde taşındık, küçük yer daha güvenilir olur diye. Allah’a şükür babaannemiz çocuklarımızla çok güzel ilgilendi, daha sonra iki kardeş oldukları ve evimiz işimize çok yakın olduğu için kolaylıkla o günleri atlatabildik. Üçüncü doğduğunda da hem babaannemiz, hem ağabey ve ablası sayesinde büyüdü gitti çok şükür. Biz kolay atlatmıştık ama atlatamayanlar olduğunu biliyorum. Okulda program değişikliği yapılır, yarımgün erken veya geç çıkarılır, hava muhalefetinden okullar kapanır ama işler devam ettiği için çocuk nereye bırakılacak sorun olur. Çoğu kişi böyle durumlarda iş durumu müsaitse, çocuğunu işe getirirdi o zamanlar. Nedense aklımda en çok bunlar kalmış geçmişten.
Okulların açılıyor olması insanları maddi açıdan da zorluyor. Hele bu sene kıyafetler de değişmiş. Herkes her şeyi yeniden alıyor. Alan var alamayan var, uyan var uyamayan var. Bazı çocuklar çok zayıf, bazıları çok kilolu, uymayabiliyor. Gömlek pantolon kolay, diktirilir de polar ceket, penye tişörtlerin diktirilme şansı hiç yok. Asıl zor olanı eskiden bükük çocuğun kıyafeti küçüğe gelirdi, aileler biraz rahatlardı, artık o da yok. En azından bu sene için…
Biz her türlü zorluğun altından kalkıp, kolay hale getiren bir millet olduğumuz için bunun da altından kalkarız evelallah! Okul hayatının da toplum hayatının da her türlü zorluğunu yener ve hatta başka ülkelerdeki zorlukları da yener oralarda bile hem okur hem yaşarız Türk Milleti olarak.
Bütün çocuklarımıza, öğretmenlerimize, ailelerimize yeni eğitim ve öğretim yılımızın hayırlı olabilmesi dileğiyle…
Gül ATAY
17 Eylül 2010 Cuma
3 Eylül 2010 Cuma
GÜÇ-SABIR-AKIL
‘Allah’ım,
Değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için güç,
Değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmem için sabır,
Bu ikisini ayırt edebilecek kadar akıl ver!’
Hayatımda en sevdiğim ve en çok kullandığım sözlerden birisidir bu özlü söz. Kimin söylediğini şuan için tam olarak hatırlayamadım ama kim söylediyse çok güzel söylemiş.
Hayatı ne güzel özetlemiş aslında. Her şey değiştirip değiştiremeyeceğimiz şeyler üzerinde düğümleniyor. Değiştiremeyeceğimiz konularla boş yere uğraşıp, hayatımızı boşa geçirmek var; değiştirebileceğimiz şeylerle uğraşıp dolu dolu yaşamak var.
Çocukluğumda kalabalık bir ailede yaşamanın getirdiği zorlukları değiştiremeyeceğim gerçeğini kabullenmiş ve kendimi şartlara uymaya hazırlamıştım. Bu hazırlanış, hayatımın her alanında kendimi değiştirerek sorunların altından kalkabileceğimi ve olayların gidişatını değiştirebileceğimi öğretti bana.
Evet değiştirebileceğimiz tek şeyin kendi duygu ve davranışlarımız olduğunu çok küçük yaşta öğrenmiştim hem de yaşayarak… Öğrendiğim bu şey, hem benim işlerimi kolaylaştırdı hem de çocuklarımı yetiştirirken hayatın zorluklarıyla mücadele etmede çok işimize yaradı. Aile hayatımızda, okul hayatımızda ve dahi çalışma hayatımızda…
Sistemleri, kitleleri, insanları değiştiremiyordum ama kendimi değiştirebiliyordum.
Kendimi değiştirirken aslında kendim için sistemi de değiştiriyordum. Sonraları baktım ki aksayan şeyler sistemlerden değil bizim onlara uyum sağlama sürecimizden kaynaklanıyormuş.
Mesela işe ilk başladığım zamanlar, çalıştığımız yerde sabah dokuz, dokuz buçuk arası çay saatimiz vardı. Bu çay saati bizim kahvaltı saatimiz gibi algılanır, işe sekiz buçukta geldiğimiz halde, kahvaltı etmeden hiçbirimiz doğru dürüst işe başlayamazdık. Bir de yarım saat az geliyor diye hayıflanırdık. Aynı kurumun başka bir birimine kısa süre sonra geçiş yaptığım zaman gördüm ki, evden kahvaltı yapıp gidince, işimizde ve hayatla mücadelemizde daha verimli oluyoruz.
Bazı şeyleri başkalarından beklemeden kendimiz değiştirebiliriz; işimizi sevmiyorsak, sevilebilir yanlarına odaklanabiliriz ya da olmadıysa sevebileceğimiz bir işi yapabiliriz, anlaşamadığımız bir insanın iyi yönlerine odaklanabiliriz, yaşadığımız yeri sevmiyorsak ama orada yaşamak zorundaysak, sevilebilir faaliyetlerle günümüzü geçirebiliriz. Çok çiçekli, böcekli bir cümle oldu gibi gelebilir sizlere. ‘Hayatı değiştirmek bu kadar kolay mı?’ sorusu akla gelebilir. Kolay değil elbette ama mümkün! Nerden mi biliyorum? Hepsini bizzat yaşadım da oradan…
Bunları yapmak yani hayatımı değiştirmek bir çırpıda olmadı elbette. Yıllar içinde zorlu bir çalışmayla gerçekleşti hepsi. Nasıl yaptım, neden yaptım, neleri yaptım, öğrenmek isteyen varsa da anlatabilirim. Yapılabileceğini, mümkün olduğunu herkesle paylaşabilirim.
Başlangıçtaki duamızla yazımı bitirmek istıyorum, kalplerinizde umut ışığı yakması dileğiyle…
‘Allah’ım,
Değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için güç,
Değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmem için sabır,
Bu ikisini ayırt edebilecek kadar akıl ver!’
Değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için güç,
Değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmem için sabır,
Bu ikisini ayırt edebilecek kadar akıl ver!’
Hayatımda en sevdiğim ve en çok kullandığım sözlerden birisidir bu özlü söz. Kimin söylediğini şuan için tam olarak hatırlayamadım ama kim söylediyse çok güzel söylemiş.
Hayatı ne güzel özetlemiş aslında. Her şey değiştirip değiştiremeyeceğimiz şeyler üzerinde düğümleniyor. Değiştiremeyeceğimiz konularla boş yere uğraşıp, hayatımızı boşa geçirmek var; değiştirebileceğimiz şeylerle uğraşıp dolu dolu yaşamak var.
Çocukluğumda kalabalık bir ailede yaşamanın getirdiği zorlukları değiştiremeyeceğim gerçeğini kabullenmiş ve kendimi şartlara uymaya hazırlamıştım. Bu hazırlanış, hayatımın her alanında kendimi değiştirerek sorunların altından kalkabileceğimi ve olayların gidişatını değiştirebileceğimi öğretti bana.
Evet değiştirebileceğimiz tek şeyin kendi duygu ve davranışlarımız olduğunu çok küçük yaşta öğrenmiştim hem de yaşayarak… Öğrendiğim bu şey, hem benim işlerimi kolaylaştırdı hem de çocuklarımı yetiştirirken hayatın zorluklarıyla mücadele etmede çok işimize yaradı. Aile hayatımızda, okul hayatımızda ve dahi çalışma hayatımızda…
Sistemleri, kitleleri, insanları değiştiremiyordum ama kendimi değiştirebiliyordum.
Kendimi değiştirirken aslında kendim için sistemi de değiştiriyordum. Sonraları baktım ki aksayan şeyler sistemlerden değil bizim onlara uyum sağlama sürecimizden kaynaklanıyormuş.
Mesela işe ilk başladığım zamanlar, çalıştığımız yerde sabah dokuz, dokuz buçuk arası çay saatimiz vardı. Bu çay saati bizim kahvaltı saatimiz gibi algılanır, işe sekiz buçukta geldiğimiz halde, kahvaltı etmeden hiçbirimiz doğru dürüst işe başlayamazdık. Bir de yarım saat az geliyor diye hayıflanırdık. Aynı kurumun başka bir birimine kısa süre sonra geçiş yaptığım zaman gördüm ki, evden kahvaltı yapıp gidince, işimizde ve hayatla mücadelemizde daha verimli oluyoruz.
Bazı şeyleri başkalarından beklemeden kendimiz değiştirebiliriz; işimizi sevmiyorsak, sevilebilir yanlarına odaklanabiliriz ya da olmadıysa sevebileceğimiz bir işi yapabiliriz, anlaşamadığımız bir insanın iyi yönlerine odaklanabiliriz, yaşadığımız yeri sevmiyorsak ama orada yaşamak zorundaysak, sevilebilir faaliyetlerle günümüzü geçirebiliriz. Çok çiçekli, böcekli bir cümle oldu gibi gelebilir sizlere. ‘Hayatı değiştirmek bu kadar kolay mı?’ sorusu akla gelebilir. Kolay değil elbette ama mümkün! Nerden mi biliyorum? Hepsini bizzat yaşadım da oradan…
Bunları yapmak yani hayatımı değiştirmek bir çırpıda olmadı elbette. Yıllar içinde zorlu bir çalışmayla gerçekleşti hepsi. Nasıl yaptım, neden yaptım, neleri yaptım, öğrenmek isteyen varsa da anlatabilirim. Yapılabileceğini, mümkün olduğunu herkesle paylaşabilirim.
Başlangıçtaki duamızla yazımı bitirmek istıyorum, kalplerinizde umut ışığı yakması dileğiyle…
‘Allah’ım,
Değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için güç,
Değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmem için sabır,
Bu ikisini ayırt edebilecek kadar akıl ver!’
27 Ağustos 2010 Cuma
AİLE DEDİĞİMİZ…
Ailemiz bizim dünyaya gelirken çaba harcamadan sahip olduğumuz sosyal çevredir. Toplum içine girince birileriyle iletişim kurmak için çaba sarf eder, iki kelime konuşmak için zorlanırken, ailemiz bizim her şeyi paylaştığımız insanlar olarak yer alır yanımızda. En azından beklenen budur.
Çoğu aile ortamında sevinçler paylaşıldıkça artar, sıkıntılar paylaşıldıkça azalır. Birlik beraberlik içinde zorlu hayat şartlarının altından kalkılabilir. Aile ortamında hayata hazırlanır, akabinde de yaşamaya başlarız.
İyiyi kötüyü önce ailemizde öğreniriz. Kardeşlerimizle kavga eder, biraz zaman geçtikten sonra hiç bir şey olmamış gibi hayatımıza neşe içinde devam ederiz. Dertlerimizi sıkıntımızı ailemizle paylaşırız, hepsiyle olmasa bile illaki birisi olur paylaşabileceğimiz. Ben çok çocuklu bir ailede büyüdüm ve büyürken bile çok şey örendim. Çevremde yaşanan her olay benim tecrübe haneme eklendi. Zaman içinde bu bilgileri kullanarak iyi ve kötüyü nasıl ayırt edebileceğimi öğrendim.
Maalesef her ailede beklendiği gibi hoş şeyler yaşanmıyor. Çevremizde görüyoruz anne ya da baba durumun gerektiği gibi davranmayınca, sorumluluklarını yerine getirmeyince aksamalar, sorunlar ortaya çıkıyor. Bu sorunlar evdeki çocuklara yansıyor ve davranış olarak tekrar ana babaya dönüyor. Tabii aradan yıllar geçtiği için ana baba yaptıkları ya da yapmadıkları şeylerin sonucunu yaşadıklarını anlayamıyorlar.
Çocuklarımız küçükken onlara her istediğimizi yaptırabiliriz. Yediklerini giydiklerini biz seçeriz, değer yargılarını davranışlarımızla biz oluştururuz. Çocuklarımız sözlerimizi değil ayak izlerimizi takip ederler. Eğer onlar büyürken yalan söylediysek, onlara kötü davrandıysak onlar da böyle davranılacağını düşünerek hem başkalarına hem de ana babalarına aynı şekilde davranıyorlar.
Eski zamanlarda yaşlı bir adam oğluyla gelininin yanında yaşıyormuş. Gelin kayınpederine çok kötü davranıyormuş, oğlan da karısını kızdırmamak için bu davranışa göz yumuyormuş. Yemek saatinde bile yaşlı adamı sofraya oturtmayıp, tahta bir kâsenin içinde hayvana yem verir gibi yemeğini veriyorlarmış. Bu insanların bir de küçük oğulları varmış. Oğlan çocuğu bir gün elinde bir tahta ve bıçak, bir şeyler yapmak için uğraşırken babası yanına yaklaşıp sormuş: ‘Oğlum ne yapıyorsun?’ Oğlan da : ‘Sen yaşlanınca sana yemek vereceğim tası oyuyorum.’ Demiş.
Adam o zaman babasına yapmış olduğu kötülüğün bir gün kendi başına da gelebileceğini anlamış ve o günden sonra babasına saygı göstermiş, ona ölene kadar çok güzel bakmış.
Bizim kültürümüz yaşlıya hürmeti emreder ama önemli olan gençken iyi tohumlar ekmek. Biz çocuklarımıza küçükken iyi bakar, iyi yetiştirirsek hem bizim için hem toplum için faydalı bireyler yetiştirmiş oluruz.
Eşlerden birinin vefat edipte tek başına çocuk büyüten insanların işi hepten zor Onların başkalarından iki misli daha dikkat etmeleri gerekiyor çocuk yetiştirirken. Hayat şartları iyice zordur onlar için. Bu zorluğun altından tek başına hakkıyla kalkabilenler için ise ödül büyüktür.
Allah hepimize sağlıklı, merhametli ve faydalı insanlar yetiştirmeyi nasip eder inşallah.
Çoğu aile ortamında sevinçler paylaşıldıkça artar, sıkıntılar paylaşıldıkça azalır. Birlik beraberlik içinde zorlu hayat şartlarının altından kalkılabilir. Aile ortamında hayata hazırlanır, akabinde de yaşamaya başlarız.
İyiyi kötüyü önce ailemizde öğreniriz. Kardeşlerimizle kavga eder, biraz zaman geçtikten sonra hiç bir şey olmamış gibi hayatımıza neşe içinde devam ederiz. Dertlerimizi sıkıntımızı ailemizle paylaşırız, hepsiyle olmasa bile illaki birisi olur paylaşabileceğimiz. Ben çok çocuklu bir ailede büyüdüm ve büyürken bile çok şey örendim. Çevremde yaşanan her olay benim tecrübe haneme eklendi. Zaman içinde bu bilgileri kullanarak iyi ve kötüyü nasıl ayırt edebileceğimi öğrendim.
Maalesef her ailede beklendiği gibi hoş şeyler yaşanmıyor. Çevremizde görüyoruz anne ya da baba durumun gerektiği gibi davranmayınca, sorumluluklarını yerine getirmeyince aksamalar, sorunlar ortaya çıkıyor. Bu sorunlar evdeki çocuklara yansıyor ve davranış olarak tekrar ana babaya dönüyor. Tabii aradan yıllar geçtiği için ana baba yaptıkları ya da yapmadıkları şeylerin sonucunu yaşadıklarını anlayamıyorlar.
Çocuklarımız küçükken onlara her istediğimizi yaptırabiliriz. Yediklerini giydiklerini biz seçeriz, değer yargılarını davranışlarımızla biz oluştururuz. Çocuklarımız sözlerimizi değil ayak izlerimizi takip ederler. Eğer onlar büyürken yalan söylediysek, onlara kötü davrandıysak onlar da böyle davranılacağını düşünerek hem başkalarına hem de ana babalarına aynı şekilde davranıyorlar.
Eski zamanlarda yaşlı bir adam oğluyla gelininin yanında yaşıyormuş. Gelin kayınpederine çok kötü davranıyormuş, oğlan da karısını kızdırmamak için bu davranışa göz yumuyormuş. Yemek saatinde bile yaşlı adamı sofraya oturtmayıp, tahta bir kâsenin içinde hayvana yem verir gibi yemeğini veriyorlarmış. Bu insanların bir de küçük oğulları varmış. Oğlan çocuğu bir gün elinde bir tahta ve bıçak, bir şeyler yapmak için uğraşırken babası yanına yaklaşıp sormuş: ‘Oğlum ne yapıyorsun?’ Oğlan da : ‘Sen yaşlanınca sana yemek vereceğim tası oyuyorum.’ Demiş.
Adam o zaman babasına yapmış olduğu kötülüğün bir gün kendi başına da gelebileceğini anlamış ve o günden sonra babasına saygı göstermiş, ona ölene kadar çok güzel bakmış.
Bizim kültürümüz yaşlıya hürmeti emreder ama önemli olan gençken iyi tohumlar ekmek. Biz çocuklarımıza küçükken iyi bakar, iyi yetiştirirsek hem bizim için hem toplum için faydalı bireyler yetiştirmiş oluruz.
Eşlerden birinin vefat edipte tek başına çocuk büyüten insanların işi hepten zor Onların başkalarından iki misli daha dikkat etmeleri gerekiyor çocuk yetiştirirken. Hayat şartları iyice zordur onlar için. Bu zorluğun altından tek başına hakkıyla kalkabilenler için ise ödül büyüktür.
Allah hepimize sağlıklı, merhametli ve faydalı insanlar yetiştirmeyi nasip eder inşallah.
20 Ağustos 2010 Cuma
DOST MU? DÜŞMAN MI?
Bilgisayar, günümüzde herkesin vazgeçilmezi haline geldi. Elimiz, ayağımız; gözümüz, kulağımız oldu. Ne sorarsak cevap veriyor, eğlenmek istesek eğlendiriyor. İstediğimiz zaman açıyor ama hemen kapatamıyoruz.
Aniden en yakın dostumuz oldu, işyerlerimizde daktilonun yerine büyük bir hızla geçti ki değişim anlarını bire bir yaşayan çalışanlardan biriyim. Daktilo ile yazı yazarken, o zamanlar fotokopi de çok yaygın olmadığı için hazırlanan her yazı iki ya da üç nüsha olarak hazırlanırdı. Yazıda yapılan en küçük bir hata bütün sayfalardan düzeltilmeye çalışılır, olmazsa hepsi sil baştan yeniden yazılırdı. Hem emekler hem kâğıtlar boşa giderdi. Şimdi öyle mi ya! Mesela bu yazıyı yazarken, bir yanlış yaptığımda anında ya da yazı bittikten sonra düzeltme imkânım oluyor. Hem kâğıt masrafım olmuyor hem emek…
Nerede nasıl kullanacağımızı bilirsek, çok faydalı bir araç bilgisayarlarımız. Başında ne kadar kalacağımızı belirleyebiliyorsak, diğer sorumluluklarımızı aksatmıyorsak, ailemize ve topluma olan vazifelerimizi yapabiliyorsak ne mutlu!
Son zamanlarda çevremden duyduklarım ve dahi kendi yaşadıklarım bana endişe verir oldu. Bilgisayarın başına oturunca, dünyayı unutuyoruz. Paylaşım sitelerinden neredeyse olan biten her şeyden haberdar oluyoruz. Dünyadaki gelişmeleri bir tuşla öğreniyoruz.
Zaman zaman bilgisayarın başından kalkınca, gerçeklere uyum sağlamakta zorlanıyorum. Herşeye rağmen ilk fırsatta tekrar başına oturuyorum.
Biz yetişkinler, kendimizi denetleme konusunda şanslıyız. En azından başlamış bir hayatımız var ve sürdürmek için çalışmak zorunda olduğumuzu biliyoruz. Peki, hayatın çok başlarında olan gençlerimiz, böyle güçlü bir bağımlılıkla nasıl başa çıksın?
Başlarda, çocuklarımız evde gözümüzün önünde diye masumca başlayan bilgisayar – çocuk ilişkisi, gittikçe tehlikeli bir hal alıp önlenemez hale gelmeye başlıyor. Anneler babalar çaresiz, mutsuz, umutsuz bir halde çaresizlik içinde kıvranıyorlar.
Ben kendimden biliyorum, ancak çok önemli ve değer verdiğim başka bir şey için bilgisayarın başından kalkıyorum. Ama dedim ya bizler yetişkiniz, sorumluluklarımız ve değerlerimiz zaten mevcut.
Gençlerimiz daha sorumluluklarını üstlenmeden, değerlerini belirlemeden nasıl kalksın bu bağımlılığın altından? Başlamış bir kere. İnterneti kapatmak, modemi saklamak artık çözüm değil. Bu yöntemlerle engellemeye çalışmak çocuğumuzla ilişkilerimizi bozmaktan başka bir işe yaramaz kanaatindeyim.
Çocuklarımızı karşımıza alıp, durumu tüm açıklığıyla konuşup, ortak bir karara varmak faydalı olabilir. Bu da çocuk ve aile arasında olumlu bir ilişki varsa mümkün olabilir.
Çocuklarımızın hayatı sevmesini sağlamak, gerçekle sanal arasındaki farkı öğretmek, gülün sadece görüntüden ibaret değil, kokusunun ve dikeninin de olduğunu anlatmak zorundayız.
20.08.2010
Aniden en yakın dostumuz oldu, işyerlerimizde daktilonun yerine büyük bir hızla geçti ki değişim anlarını bire bir yaşayan çalışanlardan biriyim. Daktilo ile yazı yazarken, o zamanlar fotokopi de çok yaygın olmadığı için hazırlanan her yazı iki ya da üç nüsha olarak hazırlanırdı. Yazıda yapılan en küçük bir hata bütün sayfalardan düzeltilmeye çalışılır, olmazsa hepsi sil baştan yeniden yazılırdı. Hem emekler hem kâğıtlar boşa giderdi. Şimdi öyle mi ya! Mesela bu yazıyı yazarken, bir yanlış yaptığımda anında ya da yazı bittikten sonra düzeltme imkânım oluyor. Hem kâğıt masrafım olmuyor hem emek…
Nerede nasıl kullanacağımızı bilirsek, çok faydalı bir araç bilgisayarlarımız. Başında ne kadar kalacağımızı belirleyebiliyorsak, diğer sorumluluklarımızı aksatmıyorsak, ailemize ve topluma olan vazifelerimizi yapabiliyorsak ne mutlu!
Son zamanlarda çevremden duyduklarım ve dahi kendi yaşadıklarım bana endişe verir oldu. Bilgisayarın başına oturunca, dünyayı unutuyoruz. Paylaşım sitelerinden neredeyse olan biten her şeyden haberdar oluyoruz. Dünyadaki gelişmeleri bir tuşla öğreniyoruz.
Zaman zaman bilgisayarın başından kalkınca, gerçeklere uyum sağlamakta zorlanıyorum. Herşeye rağmen ilk fırsatta tekrar başına oturuyorum.
Biz yetişkinler, kendimizi denetleme konusunda şanslıyız. En azından başlamış bir hayatımız var ve sürdürmek için çalışmak zorunda olduğumuzu biliyoruz. Peki, hayatın çok başlarında olan gençlerimiz, böyle güçlü bir bağımlılıkla nasıl başa çıksın?
Başlarda, çocuklarımız evde gözümüzün önünde diye masumca başlayan bilgisayar – çocuk ilişkisi, gittikçe tehlikeli bir hal alıp önlenemez hale gelmeye başlıyor. Anneler babalar çaresiz, mutsuz, umutsuz bir halde çaresizlik içinde kıvranıyorlar.
Ben kendimden biliyorum, ancak çok önemli ve değer verdiğim başka bir şey için bilgisayarın başından kalkıyorum. Ama dedim ya bizler yetişkiniz, sorumluluklarımız ve değerlerimiz zaten mevcut.
Gençlerimiz daha sorumluluklarını üstlenmeden, değerlerini belirlemeden nasıl kalksın bu bağımlılığın altından? Başlamış bir kere. İnterneti kapatmak, modemi saklamak artık çözüm değil. Bu yöntemlerle engellemeye çalışmak çocuğumuzla ilişkilerimizi bozmaktan başka bir işe yaramaz kanaatindeyim.
Çocuklarımızı karşımıza alıp, durumu tüm açıklığıyla konuşup, ortak bir karara varmak faydalı olabilir. Bu da çocuk ve aile arasında olumlu bir ilişki varsa mümkün olabilir.
Çocuklarımızın hayatı sevmesini sağlamak, gerçekle sanal arasındaki farkı öğretmek, gülün sadece görüntüden ibaret değil, kokusunun ve dikeninin de olduğunu anlatmak zorundayız.
20.08.2010
10 Temmuz 2010 Cumartesi
HER YAŞTA BİR ŞEY ÖĞRENİLİR(MİŞ)!
Daha önce hiç yapmadığım bir şey yaptım ve Allahın izniyle altından kalkabildim.Zordu,zevkliydi ama benim için çok yeniydi...40 yaşımdan sonra yaptığım şeylere birini daha eklemek eğlenceliydi.Beni öyle olumlu etkiledi ki,uzun zamandır ara verdiğim yazmaya bile geri döndüm.Hücrelerim yenilendi resmen.Aynı heves ve canlılık uzun zaman devam eder umarım.
8 Mayıs 2010 Cumartesi
KIRIK CAMLAR…
Bir yerlerde okumuştum, Bir grup Japon işadamı, anlaşma imzalamak için başka bir ülkede, başka bir şirkete görüşme yapmaya gidiyorlar. Etraf tertemiz, görünürde bir hata kusur yok. İkramlar yapılıyor, sohbetler ediliyor. Tam anlaşma yapılacak, üst düzey yetkililerden biri lavaboya gidiyor. Bir bakıyor, camlardan biri kırık. Hemen toplantı odasına geri dönüyor, anlaşmayı iptal ediyor. Lavabodaki kırık camı yönetim zafiyeti olarak değerlendiriyor. ‘Her hangi bir yerdeki herhangi bir soruna zamanında müdahale edilmezse, sorunlar çığ gibi büyüyüp, şirketin işleyişine zarar verir.’ diyerek son düşüncelerini açıklıyor.
Bu konuyu okuduğumdan beri gördüğüm her kırık cam, yapılmayan bir şeylerin olduğunu hatırlatır bana. Evlerimizdeki, kırık camlı dolaplar, okul bahçesinde, değiştirildikten sonra, yerde bırakılan kırık camlar, bozuk kapılar, lambası sönmüş apartman otomatları… Bunlar hep, yerine getirilmeyen sorumlulukları hatırlatır bana. Nasıl olsa idare ediliyor diyerek aksayan şeylerin aksak haliyle yaşamaya devam ediyoruz. Bilmiyoruz ki, kabul ettiğimiz en ufak bir kusur devleşerek hayatımızda varlığını sürdürecek. Biz ehven-i şer ile yaşamaya alışmışken, bunu yapan insanlar hatalı ve eksik olduklarının farkına varmayacak, kusurlu hareketlerine devam edecekler.
Aynı şeyler ilişkilerimiz için de geçerli. Kalbimizi kıran bir söz, gururumuzu inciten bir davranışla karşılaştığımızda, karşımızdaki kişiye açıklamada bulunursak yaptığı yanlışı anlayabilir ve düzeltme ihtimali doğabilir. Ha… İsteyerek yapıyordur, özür dilemiyordur, değişmiyordur, o başka. Ama bilmeden birbirimizi çok kırıyoruz. Başkasını zevk olsun diye incitecek çok az insan vardır etrafımızda. Bu nedenle, duygu ve düşüncelerimizi birbirimize açıkça ifade edersek, iletişim kazalarını daha aza indirmiş oluruz diye düşünüyorum.
8 Mayıs, eşimle tanışma yıldönümümüz.28 yıl önce bu gün tanışmıştık. Allah’a şükür, onca seneyi bir arada geçirdik. Birbirimize kırıldık, incindik ama hemen toparlanıp, ilk günlerdeki duygularımızı hatırlayarak ve üç çocuğumuzun olduğu gerçeğiyle sorumluluklarımızı üstlenerek, yolumuza devam ettik.
Şimdiki gençler, anlık kararlarla ilişkiye başlıyor. ‘Hadi evlenelim, bir de çocuk olsun.’diyorlar. İlk zoru gördüklerinde de ‘Boşanacağım!’ diye tutturuyorlar. Evlenme kararını alınca, toplum onları destekliyor, iyi dileklerde bulunuyor. Böylece iyi bir şey yaptım sanıp, hazırlıksız ve donanımsız bir şekilde hayata atılıyorlar. Evlendikten sonra, hazır olmadıkları için bir sorun çıktığında ayrılalım gitsin, şeklinde olaya yaklaşıyorlar.
Ayrıldıktan sonra yaşanacak sorunlardan habersizce, küçük bir sorun için yuvalarını yıkıyorlar.
‘Yuvayı dişi kuş yapar.’derler ya, bu söz balkonumuza yuva yapan kuşları görünce daha bir anlam kazandı. Öyle zorluklarla yuva yapıyorlar ki, küçük taşları getirip onları çamurla yapıştırıp birer mühendislik harikası meydana getiriyorlar. Bunlar serçeler.
Bir de kargalar var. Neredeyse bir gün içinde çalı çırpı ne bulursa getirdi ve klimanın arkasına yuva yaptı. Öyle hızlı ve seri davranıyor ki daha ne olduğunu anlayamadan yuvanın bitmiş olduğunu gördüm.
Kuşlar için bu kadar önemli olan bir yuva neden insanlar için bu kadar önemsiz, anlamakta zorluk çekiyorum. Allah’a şükür kendi adıma gereken önemi veriyorum.
Gençlerimizi hayatın gerçekleriyle tanıştırmamız, ailenin önemini anlatmamız, toplumların sağlıklı gelişebilmeleri için düzenli yaşamasının gerekliliğini anlatmalıyız.
Sağlıklı toplum olabilmemiz dileğiyle…
08.05.2010
Bu konuyu okuduğumdan beri gördüğüm her kırık cam, yapılmayan bir şeylerin olduğunu hatırlatır bana. Evlerimizdeki, kırık camlı dolaplar, okul bahçesinde, değiştirildikten sonra, yerde bırakılan kırık camlar, bozuk kapılar, lambası sönmüş apartman otomatları… Bunlar hep, yerine getirilmeyen sorumlulukları hatırlatır bana. Nasıl olsa idare ediliyor diyerek aksayan şeylerin aksak haliyle yaşamaya devam ediyoruz. Bilmiyoruz ki, kabul ettiğimiz en ufak bir kusur devleşerek hayatımızda varlığını sürdürecek. Biz ehven-i şer ile yaşamaya alışmışken, bunu yapan insanlar hatalı ve eksik olduklarının farkına varmayacak, kusurlu hareketlerine devam edecekler.
Aynı şeyler ilişkilerimiz için de geçerli. Kalbimizi kıran bir söz, gururumuzu inciten bir davranışla karşılaştığımızda, karşımızdaki kişiye açıklamada bulunursak yaptığı yanlışı anlayabilir ve düzeltme ihtimali doğabilir. Ha… İsteyerek yapıyordur, özür dilemiyordur, değişmiyordur, o başka. Ama bilmeden birbirimizi çok kırıyoruz. Başkasını zevk olsun diye incitecek çok az insan vardır etrafımızda. Bu nedenle, duygu ve düşüncelerimizi birbirimize açıkça ifade edersek, iletişim kazalarını daha aza indirmiş oluruz diye düşünüyorum.
8 Mayıs, eşimle tanışma yıldönümümüz.28 yıl önce bu gün tanışmıştık. Allah’a şükür, onca seneyi bir arada geçirdik. Birbirimize kırıldık, incindik ama hemen toparlanıp, ilk günlerdeki duygularımızı hatırlayarak ve üç çocuğumuzun olduğu gerçeğiyle sorumluluklarımızı üstlenerek, yolumuza devam ettik.
Şimdiki gençler, anlık kararlarla ilişkiye başlıyor. ‘Hadi evlenelim, bir de çocuk olsun.’diyorlar. İlk zoru gördüklerinde de ‘Boşanacağım!’ diye tutturuyorlar. Evlenme kararını alınca, toplum onları destekliyor, iyi dileklerde bulunuyor. Böylece iyi bir şey yaptım sanıp, hazırlıksız ve donanımsız bir şekilde hayata atılıyorlar. Evlendikten sonra, hazır olmadıkları için bir sorun çıktığında ayrılalım gitsin, şeklinde olaya yaklaşıyorlar.
Ayrıldıktan sonra yaşanacak sorunlardan habersizce, küçük bir sorun için yuvalarını yıkıyorlar.
‘Yuvayı dişi kuş yapar.’derler ya, bu söz balkonumuza yuva yapan kuşları görünce daha bir anlam kazandı. Öyle zorluklarla yuva yapıyorlar ki, küçük taşları getirip onları çamurla yapıştırıp birer mühendislik harikası meydana getiriyorlar. Bunlar serçeler.
Bir de kargalar var. Neredeyse bir gün içinde çalı çırpı ne bulursa getirdi ve klimanın arkasına yuva yaptı. Öyle hızlı ve seri davranıyor ki daha ne olduğunu anlayamadan yuvanın bitmiş olduğunu gördüm.
Kuşlar için bu kadar önemli olan bir yuva neden insanlar için bu kadar önemsiz, anlamakta zorluk çekiyorum. Allah’a şükür kendi adıma gereken önemi veriyorum.
Gençlerimizi hayatın gerçekleriyle tanıştırmamız, ailenin önemini anlatmamız, toplumların sağlıklı gelişebilmeleri için düzenli yaşamasının gerekliliğini anlatmalıyız.
Sağlıklı toplum olabilmemiz dileğiyle…
08.05.2010
4 Mayıs 2010 Salı
YAZMAK ZAMANI
Yazmanın zamanı mı olurmuş demeyin, elbette olur. Öyle canımız isteyince oturup, sayfalar dolusu yazı yazamayız, yani en azından ben yazamam. Yazabilmem için bir duygunun ya da bir düşüncenin beni hâkimiyeti altına alması lazım.
Şimdilerde yazacak çok konu buluyorum ama hep bir sansür mekanizmasıyla iç içe yaşıyorum.
Nerede yazdığımın farkındayım, kimlerin okuyabileceğini de az çok tahmin edebiliyorum.
Yerinde ve doğru şeyler yazabilmek önemli benim için. Şimdiye kadar yazdığım her şeyde sanki kendi özel hayatımı anlatıyormuş gibi görünse de aslında söylemek istediklerimi farklı bir yolla anlatıyordum.
Ben sadece yazarken değil, konuşurken de karşımdaki kişiye bir şeyler verebilmek amacıyla konuşurum. Dinleyen varsa, o kişi için önemli konulardan söz ederim. Dinleyen yoksa susarım. Bazen bu susma olayını öyle bir abartırım ki, kendi sessizliğimden kendim sıkılırım.
Allah’tan yanımda yöremde beni dinleyen insanlar oluyor da konuşma yetimi kaybetmiyorum.
Daha önceleri de söylemişimdir ya, çok kitap okurum diye. İşte bu susmak onun sonucu sanıyorum. Okuduğum kitaplar genelde, insan üzerine yazılmış konulardan oluşuyor; iletişim, psikoloji, çocuk eğitimi, kişisel gelişim gibi. Bunları okudukça, yaptığım ve söylediğim şeylerin başka insanları bir şekilde etkilediğini bildiğim için, sözlerime ve davranışlarıma sınırlamalar getirdim.
Arkadaşım bana derdini anlatırken, bir de ben kendi derdimle onu sıkmayayım diye sustum.
Başka birisi mahrum olduğu bir şeyden bahsederken, eğer ben ona sahipsem, yanlış bir şey söyleyip, karşımdaki kişiyi üzerim diye sustum.
Bir yakınımın, yardıma, insana ihtiyacı var diye, bana ne yaptığına bakmaksızın yardımına koştum. Büyük küçük demeden, karşılık beklemeden, insanlığımın gereği deyip, bana kötü davranan insanları bile, sık sık arayıp sordum.
Bütün bunların sonucu ne mi oldu?
Her zaman araması, yardıma koşması, susup dinlemesi, yapılması gereken ne varsa yapması beklenen bir GÜL ortaya çıktı.
Kimse, bu insanın da bir derdi vardır, biz de onu dinleyelim, arayıp, soralım. Yardıma ihtiyacı varsa yardım edelim demedi. Ben verdikçe almaya devam ettiler. En zayıf anımda, en acılı halimle bile benden bir şeyler koparmaya çalıştılar. Ama artık o GÜL gitti!
Tebrik etmek lazım böyle insanları, el birliğiyle Bir ömür süren iyi bir insan olma mücadelesi artık bitti.
Dinlemediğim her insandan, yardım etmediğim her muhtaç kişiden, iyi niyetimi koruyamadığım her durumdan, böyle insanlar sorumlu.
Tek başıma savaşamadım, yolumda yürüyemedim, engelleri aşamadım. Pes ediyorum.
Siz ne kadar iyi olsanız, fedakâr olsanız da ‘daha, daha’ diyen bir insan kitlesi oluyor etrafınızda.
Ben buralarda olacağım ama değişmiş olarak. Yolda göreceksiniz, selamlaşacağız belki ama o eski ben olmayacağım.
Buradan yazmam için bana fırsat veren Sayın Mehmet Akgül’ e ve sevgili kardeşim Rabia’ya tekrar teşekkürlerimi göndermek istiyorum.
Yazılarımı okuyup ta güzel sözlerle geri dönen dostlarıma da sevgi ve saygılarımı gönderiyorum.
Benim için güzel bir süreçti. Nazilli’de yaşadığım zamanların en güzeliydi, gazetede yazı yazdığım dönem. Ama bazı şeyler gibi bu da burada bitiyor. Kim bilir belki yakın bir zamanda bir kitapla okurlarıma kavuşurum. Zaten, benim en büyük hayat amacım bir kitap yazmak.
Aslında yazılmış üç tane güzel kitabım var; çocuklarım.
Artık onlar büyüdüklerine göre diğer kitabımı yazmanın vakti geldi.
Herkese mutlu, başarılı ve dost insanlarla dolu bir ömür diliyorum.
Allah’a emanet olun!
04.05.2010
Şimdilerde yazacak çok konu buluyorum ama hep bir sansür mekanizmasıyla iç içe yaşıyorum.
Nerede yazdığımın farkındayım, kimlerin okuyabileceğini de az çok tahmin edebiliyorum.
Yerinde ve doğru şeyler yazabilmek önemli benim için. Şimdiye kadar yazdığım her şeyde sanki kendi özel hayatımı anlatıyormuş gibi görünse de aslında söylemek istediklerimi farklı bir yolla anlatıyordum.
Ben sadece yazarken değil, konuşurken de karşımdaki kişiye bir şeyler verebilmek amacıyla konuşurum. Dinleyen varsa, o kişi için önemli konulardan söz ederim. Dinleyen yoksa susarım. Bazen bu susma olayını öyle bir abartırım ki, kendi sessizliğimden kendim sıkılırım.
Allah’tan yanımda yöremde beni dinleyen insanlar oluyor da konuşma yetimi kaybetmiyorum.
Daha önceleri de söylemişimdir ya, çok kitap okurum diye. İşte bu susmak onun sonucu sanıyorum. Okuduğum kitaplar genelde, insan üzerine yazılmış konulardan oluşuyor; iletişim, psikoloji, çocuk eğitimi, kişisel gelişim gibi. Bunları okudukça, yaptığım ve söylediğim şeylerin başka insanları bir şekilde etkilediğini bildiğim için, sözlerime ve davranışlarıma sınırlamalar getirdim.
Arkadaşım bana derdini anlatırken, bir de ben kendi derdimle onu sıkmayayım diye sustum.
Başka birisi mahrum olduğu bir şeyden bahsederken, eğer ben ona sahipsem, yanlış bir şey söyleyip, karşımdaki kişiyi üzerim diye sustum.
Bir yakınımın, yardıma, insana ihtiyacı var diye, bana ne yaptığına bakmaksızın yardımına koştum. Büyük küçük demeden, karşılık beklemeden, insanlığımın gereği deyip, bana kötü davranan insanları bile, sık sık arayıp sordum.
Bütün bunların sonucu ne mi oldu?
Her zaman araması, yardıma koşması, susup dinlemesi, yapılması gereken ne varsa yapması beklenen bir GÜL ortaya çıktı.
Kimse, bu insanın da bir derdi vardır, biz de onu dinleyelim, arayıp, soralım. Yardıma ihtiyacı varsa yardım edelim demedi. Ben verdikçe almaya devam ettiler. En zayıf anımda, en acılı halimle bile benden bir şeyler koparmaya çalıştılar. Ama artık o GÜL gitti!
Tebrik etmek lazım böyle insanları, el birliğiyle Bir ömür süren iyi bir insan olma mücadelesi artık bitti.
Dinlemediğim her insandan, yardım etmediğim her muhtaç kişiden, iyi niyetimi koruyamadığım her durumdan, böyle insanlar sorumlu.
Tek başıma savaşamadım, yolumda yürüyemedim, engelleri aşamadım. Pes ediyorum.
Siz ne kadar iyi olsanız, fedakâr olsanız da ‘daha, daha’ diyen bir insan kitlesi oluyor etrafınızda.
Ben buralarda olacağım ama değişmiş olarak. Yolda göreceksiniz, selamlaşacağız belki ama o eski ben olmayacağım.
Buradan yazmam için bana fırsat veren Sayın Mehmet Akgül’ e ve sevgili kardeşim Rabia’ya tekrar teşekkürlerimi göndermek istiyorum.
Yazılarımı okuyup ta güzel sözlerle geri dönen dostlarıma da sevgi ve saygılarımı gönderiyorum.
Benim için güzel bir süreçti. Nazilli’de yaşadığım zamanların en güzeliydi, gazetede yazı yazdığım dönem. Ama bazı şeyler gibi bu da burada bitiyor. Kim bilir belki yakın bir zamanda bir kitapla okurlarıma kavuşurum. Zaten, benim en büyük hayat amacım bir kitap yazmak.
Aslında yazılmış üç tane güzel kitabım var; çocuklarım.
Artık onlar büyüdüklerine göre diğer kitabımı yazmanın vakti geldi.
Herkese mutlu, başarılı ve dost insanlarla dolu bir ömür diliyorum.
Allah’a emanet olun!
04.05.2010
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)